BLOG

#HepBeraber Oradaydık

10 Şubat 2015 #HepBeraber Oradaydık

İstanbul’dan kalkan uçak, 17 Ocak günü Manchester’a iniş yaptı ve o uçaktaki altı kişilik ekip hayatlarının 48 saatini sadece futbola adadı. Bir rüya böyle yaşandı!

İstanbul’da geceyarısı, saat 4:12… Lig TV, FourFourTwo ve HighFive Travel’in ortaklaşa düzenlediği #HepBeraber yarışmasını kazanan iki çiftten biri olan Eren Önder-Elif Tuna ikilisini almak için Pınar Bekbölet ile birlikte evlerinin önündeyiz. Eren ile Elif, Sivas’ta aynı duvarı paylaşan bitişik evlerde doğmuşlar ancak birbirlerini seneler sonra bir hastanede, Eren’in kuzeni çapraz bağlarını koparınca onu ziyaret ettiklerinde bulmuşlar. Filmlere konu olabilecek bir aşk hikayesi…

Ağustos’taki düğünlerinden önce Manchester seyahati onlar için mini bir balayı tadında. Pınarla “Acaba çok mu erken geldik, kalkabilmişler midir?” diye kararsızlık içindeyken Eren’in annesi kapıyı açıyor. Herkes hazır. Yüzlerde bir gülümseme. Fazla vakit kaybetmeden yola koyuluyoruz.

Diğer ikilimiz Londra’da tanışmış iki iyi arkadaş. İlker Herekeli ile havaalanında buluşuyoruz, Ömer Çelik daha sonra Londra’dan Manchester’a gelerek bize katılacak. İlker bize Manchester United’ı çok sevmediğini söylüyor. Rooney’ye bir türlü ısınamamış. “E peki Cantona, Ronaldo, Bobby Charlton, Giggs?” diyoruz ama nafile. Belli ki o City’ye yakın.

Manchester City-Arsenal maçını Etihad’da izleyeceğimiz için heyecan zirvede. Arsenal bir önceki sezonun şampiyonunu deplasmanda 8 Mayıs 2002’den beri (o tarihti United’ı 1-0’la geçmişlerdi) yenememiş, biliyoruz fakat işin içerisinde Pınar ve ben varsak hangi takım olursa olsun bir sürpriz yaşanması işten değil, farkındayız! Maça daha bir günden fazla süre var. Bu, Manchester’da futbola doymak istiyorsanız değerlendirebileceğiniz bir 24 saat demek. Yola koyuluyoruz.

National Football Museum, 2001’de Deepdale, Preston’da kurulmuş. Wembley’e götürülmesi için ciddi baskı yapılsa da buna direnmiş. 2009’da Manchester’a taşınması gündeme gelmiş ve uzun uğraşlar sonucunda 6 Temmuz 2012’de müze burada ziyaretçilerine merhaba demiş. Altı katlı yapıya adımınızı attığınız andan itibaren dört bir tarafınızı futbol sarıyor. Tarihin ilk oyun kuralları kitabı, 1966 Dünya Kupası Finali’nin topu, Maradona’nın 1982’de “Tanrı’nın Eli” golünü atarken giydiği forma, BBC Match of the Day stüdyosunun bir kopyası (Gary Lineker’ın hologramı bile var), eski maçların radyo anlatımları, oyunlar ve daha fazlası. Ekibin keyfi yerinde… Gerçi penaltı simülasyonunda Elif’in 3’te 3, Eren’in 3’te 2 yapması bazılarının tadını biraz kaçırmadı desek yalan olur! Neyse ki Eren sonrasında langırtta hünerlerini sergileyerek özgüvenini geri kazanmayı biliyor.

Bir sonraki durağımız Manchester United’ın kalesi Old Trafford… Düşler sahnesinden içeri adımınızı attığınız anda büyülü bir atmosfere girdiğinizi fark ediyorsunuz. Neler görmedi ki bu stadyum? Matt Busby ve Sir Alex Ferguson dönemleri, 1966 Dünya Kupası ve 1996 Avrupa Şampiyonası (o turnuvada Slaven Bilic de Almanya’ya karşı Hırvatistan formasını terletiyordu), 2003’te golsüz biten ve penaltılarla Milan’ın Juventus’u yendiği tarihin ilk “İtalyan Şampiyonlar Ligi Finali”. E buraya kadar gelmişken tezahürat yapmadan dönmek olmaz. Veriyoruz kol kola, başlıyoruz tribünlerde #HepBeraber diye bağırmaya.

Manchester United İkinci Dünya Savaşı bombardımanlarından en çok zarar gören futbol kulübü. Old Trafford kullanılamaz hale geliyor. Çözüm mü? Hem rakip, hem dostları olan Manchester City’nin stadyumunda oynamak… Maine Road, senelerce United maçlarına ev sahipliği yapıyor. Buraya kadar gelmişken Maine Road’u görmeden dönmek olmaz. Daha doğrusu eski stadyumdan geriye kalanları. Manchester Metropolitan University’de Spor Tarihi dersi veren Gary James’i peşimize takıp City’nin eski stadyumunun bulunduğu yere gidiyoruz.

Burada stadın yerini binalar almış. Blue Moon Way isimli bir sokak dikkatimizi çekiyor ve Gary ile birlikte dolaşmaya başlıyoruz. Ufak bir parkın yanına geldiğimizde rehberimiz bizi durduruyor. Parkın tam ortasında mermerden bir futbol topu resmi var. Eski stadyumun santra noktasıymış. Üzerindeki yazıda Stan Gibson isimli bir kişiden bahsediliyor. Gibson eski bir başkan, futbolcu, menajer değil fakat bir efsane. Maine Road’un zemininden sorumlu olan Gibson, otoritesi –bazen oyuncuların orada antrenman yapmasına bile izin vermiyormuş-, stadyumun hemen yanındaki evi, kulübüne duyduğu sevgi ve sahiplenme ile adını City tarihine yazdırmayı başarmış. Kulüp de onun anısını işte tam bu noktada yaşatmaya devam ediyor. Gary bize Manchester City’nin Maine Road’taki ilk Avrupa Kupası maçından bahsediyor. Büyük heyecanla çıktıkları karşılaşmada rakip Fenerbahçe’den başkası değil. Maine Road’tan 0-0’lık beraberlik ile çıkan Ignac Molnar yönetimindeki Fenerbahçe, İstanbul’da İngiltere şampiyonunu Abdullah Çevrim ve Ogün Altıparmak’ın golleriyle 2-1 yener ve büyük bir sürprize imza atar.

Maç sabahı insanı ayrı bir heyecan sarıyor. Elif ile Ömer’in gönlü Arsenal’de, Eren ile İlker’inki ise City. Şarkılar söyleyerek otelden çıkıyoruz. Durağımız Manchester City taraftarlarının maç önü buluşma yeri olan Mary D’s. İnsan gittiği yerlerin isimlerinin anlamını ve hikayesini pek merak etmiyor. Biz de etmedik. Ta ki mekanın sahibiyle sohbete başlayana kadar. “İsminiz nedir?” sorusuna “Mary D” cevabını aldığımızda yüzümüzdeki ifade paha biçilmez. Fish&chips ve hamburgerlerimizi bitirip hınca hınç dolu pub’da City taraftarının arasına karışıyoruz. Türkiye’den gelen altı kişilik ekibimizi bağırlarına basıyorlar.

Başlıyoruz şarkılara. Şeyh Mansour’dan Pellegrini’ye, Kompany’den Zabaleta’ya, Agüero’dan Yaya’ya avazımız çıktığı kadar bağırarak tezahürat yapıyoruz. Tabii bir de Hey Jude’un melodisinin Manchester’ın mavi yakasına uyarlanmış versiyonu var. En güzel şarkılarının bir Liverpool efsanesi Beatles’a ait olmasını hiç anlayamamışımdır, anlayabileceğimi de sanmıyorum.

Stadyuma giderken City Square’de canlı müzik dinleyip biraz dans ettikten sonra Etihad’a adımımızı atıyoruz. HighFive Travel sağolsun, yerimiz mükemmel. Kolumuzu uzatınca oyunculara dokunabilecek mesafedeyiz. Solumuzda sırasıyla Wenger ve Pellegrini. Rüzgar içimize işlerken Wenger nasıl montsuz duruyor diye düşünüyoruz. Sonra aklımıza montu giyerken yaşadığı zorluklar geliyor. Galiba akıllanmış! Yedek kulübesine gidip önce montu giyiyor, sonra tekrar saha kenarındaki yerine geliyor. Pınar birkaç sıra önündeki yaşlı bir amcayı görünce dayanamıyor ve hemen yanına gidip resim çektiriyor. Bu sahneyi gören City maskotları da yanlarında.

Elif ile Ömer heyecanlı ama huzursuz. Arsenal gol atarsa ne yapacaklarını bilmiyorlar. Etrafımızdaki herkes City taraftarı… Maçın başlama düdüğü ile birlikte adrenalin bir kat daha artıyor. City zorluyor ama temposuz, pozisyon üretmekte zorlanıyor. Arsenal ise savunmada hiç olmadığı kadar dengeli ve sakin. Köşe vuruşlarında bile hata yapmıyorlar, gerisini siz düşünün. Pınar ile birbirimize bakıyoruz. İkimiz de bu seferki kurbanımızın Pellegrini olduğunun farkındayız. Arsenal’in ilk golünden sonra Eren ve İlker’in suratı asılıyor. City’nin topa sahip olduğu kadar üretken olduğunu söylemek zor. İkinci yarı Şilili teknik direktör, Jovetic-Lampard-Dzeko hamlelerini yapsa da Giroud maçın skorunu belirliyor. Aklımızda maçın heyecanı kadar Arsenal taraftarının topun kalecilerine her gelişinde “Oooooospina!” diye bağırması kalıyor.

Elif ve Ömer maç boyunca kutlayamadıkları tarihi galibiyeti maç sonu stadyumun önünde doyasıya yaşıyorlar. İlker ile Eren ise maçın sonucundan pek hoşnut olmasalar da #HepBeraber geçirdiğimiz hafta sonunun keyfi yüzlerine yansıyor. Her birimiz hayatımız boyunca asla unutmayacağımız özel bir an yaşadığımızın öylesine farkındayız ki…

Manchester’dan cebimize yeni dostluklar ve uzun yıllar anlatacağımız hikayeler koyarak dönüyoruz. Futbolla dolu bu hafta sonunda bize eşlik eden fantastik dörtlümüz Elif-Eren-İlker-Ömer de önemli olanın nerede olduğumuzdan çok o anları kimlerle paylaştığımız olduğunu hem bana, hem Pınar’a fazlasıyla hissettirdi. Dönüş uçağında gözümün önüne Manchester’ın o keskin soğuğunda hiçbirimizin stadın önünden ayrılmak istemediği an geliyor. Titreye titreye çocuklar gibi eğlendiğimiz halimizle tam da Nick Hornby’nin Fever Pitch kitabından fırlamış gibiyiz:

“Bir spor hatırasını hayatlarındaki en güzel an olarak betimleyen insanlara karşı lütfen anlayışlı olun. Biz hayal gücünden yoksun insanlar değiliz, ya da üzücü ve boş hayatlarımız olmadı. Sadece gerçek hayat daha solgun, daha donuk ve beklenmedik heyecan patlamaları için daha az potansiyel barındırıyor.”

Şimdi Manchester’da olmak vardı… Lig TV, FourFourTwo ve HighFive Travel ortaklığıyla gerçekleşen #HepBeraber organizasyonunda Twitter, Facebook ve Instagram üzerinden en güzel tribün anısını paylaşan iki çift, Manchester’da krallar gibi ağırlandı. Ekip, sadece Manchester City-Arsenal maçında Arsene Wenger’in bebeklerinin şovunu izlemekle kalmadı, aynı zamanda futbol müzesi ve Old Trafford’u da ziyaret ederek gerçek bir futbol deneyimi yaşadı.

*Bu yazı Engin Kehale tarafından 442 Dergisi Şubat sayısı için yazılmıştır.​